Yaşlı Bilgenin Ruhu – 1 (İlk Roman Denemeleri)

tarafından Ceyhun Özdemir


“Niye bu kadar basit bir hatayı yaptın?” diye sordu hoca.
“Yapmak istediğim için yaptım” dedim.
Şaşırdı hoca ve haliyle “O da ne oluyor? Dalga mı geçiyorsun benimle?” dedi.
“Bile bile hata yaptım hocam. Doğru cevabı zaten en başından beri biliyordum.” dedim.
Hoca daha da şaşırdı. Daha önce böyle ilginç biriyle karşılaşmamış olmalıydı ki garip bir el işareti yaptı. Sanki aklımı kaçırdığımı ima ediyordu. Gülümsedim. Arkamı döndüm, tam giderken “Madem bir işe giriştin o işi yarı da bırakma!” diyerekten tekrar hocaya dönüp başladım konuşmaya.

“Deneyimlemeden bilemezdim hocam. Tecrübe etmeden bilemezdim… Evet! bilerek hata yaptım çünkü ben bilmiyorum demeyi sevdim. Bilgili olmayı değil, bilgeliği sevdim. Kimsenin gözünde zeki olma gibi bir ihtiyacım yok benim! Bana ihtiyacım olan sadece bilgeliğim. Hatta o bile değil! Ben susmayı sevdim. İddaasızlığa sevdim. Hiçliğin, yokluğun ve sessizliğin içindeki sesi duydum. Eee! hatasız kul olmaz demiş Orhan baba. Ben aslında kulluğu sevdim. Mükemmelliyetçiliğe hiç inanmadım. Daima bir tarafı yıkık gönüllerde hakikâti aradım. Ne mükemmel bir dost istedim ne de mükemmel bir eş. Ben mükemmel değil, başı parmak ucunda insan aradım. Ben sadece kul olmayı seçtim. Çok şükür hata yapıyorum, çok şükür kulum diyen Hz. Peygamber’i seçtim.”

Hocanın şaşkınlığı bir anda gözyaşına döndü. Önceden yardımcı doçentti. Sonra doçent olmak için geceleri uykusuz kaldı. Şimdi ise profesör olmak için okumadığı kitap yok. Peki sonuç; şu karşısındaki çocuk kadar cesurca “bilmiyorum!” diyebiliyor muydu? Hocanın bilgisi, onu bu çocuk kadar mutlu ediyor muydu? Peki ya ölünce ne olacakdı? Tüm bunca yıl öğrendikleri fos diye sönecek miydi? Hz. Peygamber de kimdi ki onun gözünde! Zaten entellektüel olmanın 3 şartı; ülkeyi aşağılamak, sosyalist olmak ve dinsiz olmak değil miydi? Ne zaman 2+2=5 eder diyen birini pür dikkat dinleyecekti? Tüm bunları düşündü ve kağıda düşen bir damla gözyaşı ile çizik atarak 100 yazdı. Henüz okumamıştı bile! Ben ise 2 basamaklı nottan, 3 basamaklı nota geçdim diye gülümsedim. Ben konuyu gerçekten öğrenmiştim ve benim için orada bitmişti. Bir başkasının beni değerlendirmesine ihtiyacım yoktu ki sevineyim! Ancak ne yalan söyleyeyim. O bir damla gözyaşı ve o çizik umarım doçentin katı, egoist benliğini delmiştir diye sevindim.

Bu anısını da hatırlayınca büyük bir gülümseme çöktü yüzünen yaşlı bilgenin. Zihni o kadar berrak ve duruydu ki her anısını ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Sakalı beyazlamış, yüzü kırışmış olsa bile o kendi yaşıtlarına göre bunamayı bırak, her geçen gün zihni daha da dinginleşiyordu. “Sahi ne oldu o doçent?” diye içinden geçirdi. Bilge dedenin yaşı 70’e dayandığına göre doçent, pardon büyük ihtimalle profesör olmuştur, epey süredir ölmüştür. Aslında bizim bilge dede, gençlik yıllarında da profesör kadar çok biliyordu. Bilgi seviyesi olarak aralarında pek fark yoktu. Ancak bilge dede bilgisini bilgeliği dönüştürmüştü. Profesörün bilgisi ise hala bilgilikte kalmıştı. Bu ikisinin çatışması vardı aralarında. Kim kazandı, kim kaybetti? bilinmez. Ancak bilinen şu ki; yaşlı bilgemizin anlatacak daha çok anısı var.

Diğer Yazılar

Bir Yorum Yazın